Ana sayfa Tayfun Çavuşoğlu - BLOG Agrandizör ve daktilodan PHP ve Edius’a

Agrandizör ve daktilodan PHP ve Edius’a

3294

 

Digital Medya’nın öncü neferi…
Tayfun Çavuşoğlu: “Gazetelerin müzelik olmasına az kaldı”

Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi’nin yayın organı “Çağdaş”ın Mart-Nisan 2014 tarihli sayısında, Gazeteci-Yazar Tayfun Çavuşoğlu ile yapılan bir söyleşi yer aldı. Çavuşoğlu, gazeteciliğe ilişkin anılarını da anlattığı söyleşide, Şubat 2014’te yayınlanan kitabı ile ilgili bilgi de verdi.

Gazetecilikteki ilk gününüzü hatırlıyor musunuz?

Çocukluğum daktilo ile haşır neşir olarak geçti. Lise son sınıfta fotoğrafçılığa merak sardım, Düğün fotoğrafçılığı dahil, profesyonellerle vakit geçirdim.  Dolayısıyla gazeteciliğe hevesli bir üniversite öğrencisi olarak Türk Haberler’e ilk adım attığımda, o günün koşullarında bu meslek için gerekli sayılan en önemli iki cihazı (fotoğraf makinası ve daktilo) çok yetkin kullanabiliyordum. Üstelik film yıkama, agrandizörde siyah beyaz fotoğraf basma gibi karanlık oda işlerini de profesyonel düzeyde biliyordum. En büyük eksiğim habercilik konusundaki eğitimsizliğimdi.

İkisini de sevgi ve rahmetle anıyorum, Antalyalı büyüğüm Hakan Yunusoğlu ve Bursa’nın acar muhabirlerinden Sedat Öztürk THA’nın Bursa bürosunda görevliydi. Enver Mehmet de (Şimdi onu Akasoy soyadıyla tanıyorsunuz) ofiste görevli üçüncü isimdi. İlk başladığımda, Atatürk Spor Salonu’nda yapılan kulüplerarası güreş müsabakalarını izleme görevi verildi. Gittim, o zamanlar güreş ilgi gören bir spor dalıydı, Muharrem Atik, Reşit Karabacak gibi efsane isimler, orada görev başındaydı. Derdimi anlattığım Reşit Karabacak sağ olsun yardımcı oldu, Muharrem Atik’le röportaj yaptım, güreşler yapıldı, sonuçları aldım. Taksi dolmuşla Heykel’deki ofise dönerken ne yazacağımı bilememekten kaynaklanan sıkıntıyla kıvranıyordum. O ara radyoda haberler başladı… Bende aniden ampul yandı: “Ben bu güreş haberini TRT’den dinliyor olsam, nasıl verirlerdi haberi” sorusuna kafamda bir yanıt oluşturduğumda, daha büroya gitmeden haber kafamda bitmişti bile… Hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle başlıyordu: “Türkiye Kulüplerarası Güreş Şampiyonası Bursa’da başladı. İlk gün 18 müsabaka yapılırken, Teknik Direktör Muharrem Atik, devletin güreşe daha fazla destek vermesi gerektiğini söyledi…”

Ofise vardım, geçtim daktilonun başına, şevkle, iştahla döktürdüm resmen… Uzunca bir haber oldu… Kağıdı büro şefi Hakan Yunusoğlu’na uzattığımdaki bakışlarını hiç unutmuyorum… Uzun uzun baktı kağıda, okudu, tekrar okudu… Sonra ilk sözü, “Kim yazdı abem, bu haberi?” oldu. “Ben yazdım” dedim, “arabada radyo dinlerken aklıma geldi.”

Türk Haberler Ajansı’nın geçtiği o haber ertesi gün, neredeyse bütün İstanbul gazetelerinde çıktı. “Cumhuriyet” fotoğraflarla süsleyip sporda tam yarım sayfa yer vermişti, adım yoktu haberde, sadece (Bursa THA) rumuzu bulunuyordu ama sevinçten benim ayaklarım gün boyu hiç yere basmadı…

Meslekteki rol modeliniz- modelleriniz?

Gazeteciliğe heves etmeme yol açan kişi, 1970’lerin “Günaydın” gazetesinde haberlerini okuduğum Ertuğrul Akbay’dı… Her yazdığını heyecanla okurdum… Ben de aynı mesleği seçtim… Hiç karşılaşmadık onunla, hala hayatta, belki bir gün tanışma ve elini sıkma şansım olur. Ama bir rol modelden söz edeceksek… Bir ağabeyim, iş disiplinini hayat tarzı haline getirmiş, ciddi, dürüst-yiğit bir adam yaşadı Bursa’da… Onunla birlikte çalışmış, birlikte emek vermiş, birçok anıyı paylaşmış olmanın onuru ömür boyu benimle olacak… ÇGD Bursa (Güney Marmara) Şubesi’nin kurucu başkanı, katıksız Atatürkçü Cumhuriyet aydını Yılmaz Akkılıç’ı sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum…

Medyanın dünü ve yarını ile ilgili görüşleriniz..

“Dün dünde kaldı cancağızım, yarına dair yeni bir şeyler söylemek lazım”… Ne var ki, bugünkü ortamda pembe tablo çok zor. Kamplaşma, hayatın her alanında olduğu gibi basında da hayatımızı kâbusa çevirmiş durumda. Demokrasi olmadan hiçbir şeyin olmayacağını bir kez daha test ettik. Şimdi sıra sandıkta… Diyeceğim o ki, ancak Türkiye normalleştikçe, basın da –görece- normale döner…

Geleneksel medyadan dijitale geçiş sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? İki alanda da çalışmış bir isim olarak bir mukayese yapabilir misiniz?

Bana göre geleneksel medyanın işi bitti. Sadece bunun kamuoyuna net bir dille ilanı için biraz daha vakit gerekiyor. Ömrümüz olursa o günleri de göreceğiz, -bana göre- 2023’te “geleneksel medya” deyimi tam anlamıyla “müzelik medya”yı tarif ediyor olacak… O tarihte -nostalji adına- belki birkaç gazete çıkıyor olacak… Kalan tüm yayınlar internet ile kablulu-kablosuz yayın türevlerinden oluşacak…

Meslekteki tercih noktanız neresi? Yöneticilik mi? Köşe yazarlığı mı? Neden?

Gazetecilikten söz ediyorsak… Bizim meslekte, yazı işlerinde gidebileceğin başka bir yol yok zaten… Ya köşe yazarlığını (yorum) seçersin ya haberi.. Örneğin ÇGD Şube Başkanı Yüksel Baysal ile aynı dönemde muhabirlik yaptık biz. O mektepliydi, ben alaylı sayılıyorum… Zaman içerisinde o köşe yazarlığına doğru evrildi, kendi isteğiydi… Ben ise haber merkezinde kalmayı tercih ettim, istihbarat şefliğinden yayın yönetmenliğine her kademede görev yaptım. Arada köşe yazmayı denediğim zamanlar da oldu tabii. Ama fark ettim ki, benden köşe yazarı olmaz… Yani 20-25 yıl öncesinden söz edeceksek… Doğru karar vermişim…

Son olarak geçtiğimiz ay yayınlanan “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Gerçekler” adlı kitabınızla ilgili neler söylemek istersiniz?

Tarihe ilgim var, Çanakkale Savaşı’na daha yoğun ilgim var. Çok geniş çaplı okumalar yaptım, kaynakları karşılaştırdım… 30 yılı aşkın süreye yayılan haberciliğin bana kazandırdığı bir “özetleme” yeteneği gelişmiş… Önce savaşı özetledim, sonra detaya girdim… Baktım ki, o dönem çalıştığım gazetede, haftada bir pazar ekinde yayınladığımız basit bir tarih yazısı olmanın çok ötesine geçiyor… O yazılar ilk kıvılcımdır, sonra geliştirip kitap yapmaya karar verdim… Çok titiz, özenli ve ciddi bir çalışma çıktı ortaya… Gururla, benim kitabım diyebileceğim bir eser oldu… Çanakkale Savaşı’nı anlatan kitaplar arasında ayrıcalıklı bir yer edineceğine inanıyorum. Kısa bir süre önce, 2014 Şubatında Kastaş Yayınevi’nden çıktı ve raflarda yerini aldı. İnternette de neredeyse tüm kitap sitelerinde mevcut.

Bu kitabın bir özelliği var… Tempo hiç düşmüyor… Okur, daha ilk sayfalardan itibaren soluk soluğa 20. Yüzyıl başlarındaki Osmanlı ülkesine ve iç karışıklıklara, savaşlara, acı ve yıkıma dalıyor… Balkan Savaşları sürecinden, dönemin politik çalkantılarının ardından Osmanlı İmparatorluğu açısından sonun başlangıcı olan 1. Dünya Savaşı’na giden yollardan geçiyor… Çanakkale Savaşı’nı karşılaştırmalı olarak hem Türk hem de yabancı kaynakların aktarımlarından izler de bularak okuyor. Hele polemik bölümü var ki, gerçekten iyi bir çalışma oldu.

Kitabım yayınlandığında, iki kişiye kendi ellerimle verebilmek, eğer hak ettiysem övgülerini duyabilmek isterdim. İkisini de erken sayılabilecek yaşlarda kaybettik maalesef… Biri Turgut Özakman’dı, diğeri Yılmaz Akkılıç… Aydınlıklar içinde uyusunlar…

Hayatta yarım yüzyılı devirdim… Doğal olarak, artık kendime meslekte bir hedef koymuyorum… Ama bundan sonraki süreçte kitap sayımı artırabilirsem, bundan çok büyük keyif alacağım… Kitabımı anlatma olanağı tanıdığınız için ayrıca ve özellikle teşekkür ediyorum…

 

* * *

Genç gazetecilere ‘Altın Öğütler’

Mesleki olarak ilk kural; geleceği okumaya çalışın, kendinizi sürekli geleceğe hazırlayın, kültürel ve mesleki donanımınızı asla eksik bırakmayın…

İnsan olarak temel kural; dürüstlükten taviz vermeyin, mesleği çıkar amaçlı kullananlara ya da kullanmaya kalkışanlara prim vermeyin…

Medyanın geleceğinin internete kaydığını ilk fark edenlerden biri olmalıyım, Bursa’daki meslektaşlarım arasında muhtemelen ilk 3’teyim… Daha 1996 sonunda, daha İstanbul gazeteleri bile hamle yapamamışken, yerel gazeteler “internet diye bir şey varmış” modundayken, o günlerde çalıştığım haftalık gazete Ekohaber’in internet sitesini kurmak için harekete geçtim. Gazeteciliği bırakıp internet işlerine dalan arkadaşım Hakan Soysal’ın yardımıyla ekohaber.com.tr ile yayına başladığımızda 1997’nin temmuz ayındaydık. Whois servislerinden domain yaşını kontrol eden herkes, o tarihi orada görür. Html ile ilk karşılaşmam o günlerde… Sonrasında da internetle bağım devam etti… Html dilini bilen (muhtemelen) tek gazeteciydim Bursa’da. PHP’yi de işime yarayacak kod parçalarını anlayacak, hatta kendime göre dizayn edecek kadar bilirim. Ama yoğun çalışma ortamında vakit yetmedi, şöyle güzel güzel sıfırdan başlayıp script yazacak kadar geliştiremedim kendimi. “Abarttığımı”, hatta sevgili dostum Necati Kartal gibi “fantini fonton işlerle uğraştığımı” düşünen arkadaşlarım da olmadı değil hani J …Ama gelinen noktada, internet artık hayatımızın her alanında…

Meslek yaşantımda fiilen ihtiyacım olmadığı halde Photoshop da öğrendim, gazete sayfalarını yaptığımız program olan Quark Press’i profesyonel düzeyde sayfa yapacak kadar da öğrendim… Hiç ihtiyacım olmadığı halde Edius’la video kurgu bile öğrendim… Ama gün oldu, bunları biliyor olmanın rahatlığını çok yaşadım…

Yani kısaca özetlersek, kendi koyduğum ilk kurala kesinlikle uydum.

Temel kurala gelince… O konudaki değerlendirmeyi meslektaşlarım yapmışlardır, yaparlar…

* * *

Kendi kaleminden biyografi

1964 doğumluyum, ilk-orta öğrenimim İzmit ve İstanbul’da geçti. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Bölümü (1985) mezunuyum. Henüz öğrenciliğim sırasında 1983 başlarında Türk Haberler Ajansı’nda gazeteciliğe başladım. O günden bu yana yerel gazetelerde muhabirlik, istihbarat şefliği, haber müdürlüğü, dergi editörlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve yayın yönetmenliği görevlerinde bulundum. Muhabirlik döneminde BGC, ÇGD gibi meslek kuruluşlarımızdan ödüller aldım. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi’nde birkaç dönem yönetim kurulu üyeliği ve şube sekreterliği, 2 dönem de (1997-2001)  başkanlık görevinde bulundum. “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Gerçekler” (1. Baskı, Şubat 2014) adı altında yayınlanmış bir kitabım var. Evli ve iki çocuk babasıyım.

Kut’ül Amâre Zaferi unutturuldu mu? Kim unutturdu?
Çılgın Türkler